Wednesday, March 21, 2007

EVE DÖNÜŞ (HER GÜN)


Sabahları kreşe hep birlikte gideriz, annesi Lina’yı arabadan indirerek öğretmenine teslim eder, sonra eşimi işe bırakırım...
Akşamları ise önce Lina’yı almaya gider, sonra gır gırı bol bir muhabbetle annemizi alır, marketten günlük sütümüzü, çavdar ekmeğimizi, bazen toybox bazen hüptirikimizi alarak evin yolunu tutarız.

Merdivenlerde yarışırız, kim önce bizim evimizin kapısına varacak… Tabiî ki çoğunlukla o kazanır bu yarışı ;)

Şehir Dışına çıktığım zamanlar Kedi’yi Arzu yalnız başına bırakır ve alır yuvadan.
Bu sene çok nadir olduysa da bu durum, sonuçta geçen hafta içinde bir günlük yine Ankara’da değildim.
Çıkışta almaya Arzu’nun geldiğini gördüğünde çok şaşırmış ve pek mutlu olmuş bizimki.
Hatta, anne hep sen gel almaya demeyi de ihmal etmemiş şebek :)

Bizim, güzergahımız boyunca belli noktalarda belli şamatalarımızın olduğunu tabi Arzu bilmediğinden fena bozuk atmış velet !
...
Çıkarız yuvadan, ben bu gün onlara hangi çorbanın çıktığını tahmin eder, bilmeye çalışırım.
Eğer mercimek çorbası çıkmış ise;
- Yaaa Lina neden beni aramadııın, ben mercimek çorbasını çok severim. Gelsem Menekşe (mutfakta servise yardım eden bayan görevli) bana da tabak ve kaşık verir miydi aceba ?
Diye sorarım, Lina da;
- Bilmem, ama bizim tabaklarımız küçük, kaşıklarımızdaaa.
- E kızım yarın sorar mısın Menekşe’ye, geleyim mi yuvanıza mercimek çorbası içmeye ?
- Haayıır, sen sor. İstersen sonra gelebilirsin
Bir de, "aradıım, telefona bakmadın ki" diyor şu sıralarda :)

Minik serseri çaktırmadan gelmemi de istemiyor, geçiştiriyor.

Tam Hoşdere caddesine çıkışdaki lambalara yaklaştığımızda karşıda Beğendik Taze diye bir market, hemen yanında da Peynirci, karşısında da yeni açılan Çağdaş marketleri var.
Eğer lambada kırmızıya yakalandıysak, başımızı tam sola çevirdiğimizde de bir manav bulunmakta.

Kedi hepsine doğru bakar ve tek tek bağırarak;
-Beğendik Tazeeee, Peynirciiii, Çağdaşşş
Diye bağırır(ız).

Dedim ya, eğer kırmızı ışıkta bekliyorsak ekstradan,
- Meyve sebze satılan yere manav denir d’mi baba
- Eeeevet Lina

….

Ara ara “Bay J” nin gülme efektine eşlik ederek gülüp Hoşdere’den aşağı inerken birkaç dakika sonra tam sağda “Tuna’nın Hastanesi” nin (Fatih Üni. Hst.) yanından geçiyor oluruz ve bir nârâ da oracıkta patlatırız.

Az sonra sol cephede;
- Hani televizyonda dönüyorlar ya baba, işte ooo

Diye ilk gördüğünde çığlık attığı AKBANK’ı da selamladıktan sonra hemen bitişiğindeki FOX yazdığını iddia ettiği ama aslında orda ŞOK yazdığı gerçeğini kabul ettiremediğim markete de bir haykırış fırlattık mı artık üçüncü ışıklarda bekliyor oluruz.

Ramazan ayının ilk günleriydi, ezan okunmaya yakın Hoşdere üzerinde sadece bir iki kez iftar yaptığımız bir kebapçı var, her gün önünden geçerken yine ihmal etmediğimiz;
- Baba biz yarın buraya gelmiştik değil mi?

Yi de esirgemez oranın hizasından devam ederken yolumuza kedicik :)

Kırmızı ışığı geçer geçmez sağda videomuzun markasını bir dükkâna mavi yazı ile yazmışlar ! tam onu okur okumaz yolun karşı cephesinde de bir fotografcı var, o da fotograf makinemızın ismini yazmış penceresine…

Şimdilik Çetinemeç Bulvarına dönmeden önceki son şamatamız yine sağ cephede “şakacıktan çiçek satan yer” imiz var.
Suni çiçek ve aksesuar satan Çin pazarı. Bu tabiri nasıl da isabetli seçti çok ilginç. Çok hoşuma gittiğinden sürekli tekrarlatırım.

Bir tarihte çukur kazılmış ve biraz da lağım kokmuştu Çetinemeç Bulvarı’na çıkmazdan hemen önceki sokakta. Oradan geçerken de;
- Lağım kokuyordu değil mi baba, Nurettin usta yapmış.

(Nurettin usta, bizim evdeki klozetin tamiratını yapan ustaydı ve bir şekilde o mevzuyla bağdaştırmıştı bu meseleyi)

Aşkım çok sevimlisin yaaa :)

Köprünün altından geçerken önceleri korktuğundan, biraz kafa bularak ve kızdırarak bu sefer ben eğlenirken zaten Arzu’nun şirketine de yaklaşmış sayılırız.

Bazen trafikte can sıkıcı manevralarda bulunan araç sürücülerine kızıp bağırdığım olmuyor değil, o zaman da;
- çok kötü araba kullanıyorlar değil mi baba,
- biz güzel kullanıyoruz, biz yavaş kullanıyoruz değil mi?

Sorularıyla muhabbet uzayıııp gidiyor...

Arzu’yu cepten” hadi biz aşağıdayız” diye aradığımızda telefonun sesini dışarı vermeyi unutmamak gerek, çünkü kedi “Aaaaneee biz geldiiiiik” diye çocuk koltuğundan ayaklarını ön koltuğun başlığına yaslayarak hatta gözümün içine dik dik bakıp olağanca gücü ile ittirerek bağıracaktır.

Biraz Arzu’nun aşağı inişi uzayıp ya da gittiği yere cep telefonunu götürmediğinden çağrılarımız cevapsız kaldığında;
- Baba kemerimi açar mısın, ön koltuğa geleceğim.
- Ne yapacaksın Lina,
- Müziği değiştireceğim
- Yavaş Kedi, oraya dokunma, ayaklarını vurma Liiinaaa, basma koltuğaaaaa
….

Sonra Arzu hızlı adımlarla gelir, fark etmediysek boğuşmaktan, hafifçe tıklatır pencereyi, kapıyı ben açarken kedi de uçarcasına arka koltuğa vitesin kolçağın üstünden hoop uçuverir montlarımızın üzerine. Market ev vs…..

Tabi bunlar benimle her gün mütemadiyen tekrarlanan aksiyonlar olduğundan gayet rutine bağlanmış durumdayız. Cidden abartmıyorum bu bir günlük eve yolculuğu.
….

Arzu şaşkın tabi, habersiz bu muhabbetlerden. Bizimki aynı muhabbeti aramış haliyle(rutin ya, sanki herkes yapacak onca maskaralığı);
- niye Beğendik Taze demediki Peynirci’yi unuttuk vs…

Gelene değin öööö bööö. Bir de babayı beğenmeyip "anne beni her gün sen al" de utanmadan kedi! Olur annen alsın seni tamam :)

Böyle işte bir pis boğazlı Garfield’ın eve dönüşünün öyküsü…

0 Comments:

Post a Comment

<< Home