Thursday, December 25, 2008

BİR SABAH SERAMONİSİ


Hala devamsızlıktan sınıfta kalmak diye birşey var mı?
Varsa eğer benim blog hayatım ciddi tehlikede sayılır :)
Çok vefasızım Lina’cığım bloğuna,
Var mı hala takip edenim bilmem ama,
Sana da onlara da mahçubum :(

Senden en son yuvada iken bahsetmiştim, geçen kıştı.
Üzerinden uzun bir yaz geçti, susuz ve
Sıcak bir yazdı.
Yazamıyorum demek ki yaz olduğunda mevsim…
“Yaz” demek benim için yaz’amamak oluyormuş belliki.

Sonbaharla birlikte memleketime fena bir kriz geldi.
Yapraklar döküldü, havalar soğdu...
Şimdi mevsim kış, hava da karlı.
Kriz de maşallah estiriyorki hiç sorma zemheri gibi …
...
Ben Ulusoy’dayım, yine 37 numarada,
Yine 8-10 kişi Ankara yollarında.
Bak, soğuklar kendime mi getiriyor beni ne, yoksa senden ayrı olmak mı?
Bilmiyorum ama açtım bilgisayarımı vefasızlığıma inat,
Bak 15-20 satırı deviriverdim bile geceye doğru…

Hep bahsedeyim dediğim bir konuyu ilk önce nakletmek istiyorum.
Her ne kadar sevimsiz olsa da, yine bir kış gününe dair,
Senin içinde olduğun her hangi bir konu ekvatorun sıcağından daha sıcak,
En sevimli sözcüklerden daha mutluluk verici olduğu tartışılmaz.

Hani geçen kış kulağın ağrımıştı, keyfin kaçmıştı ya,
Bizim her daim tetikte olduğumuz ortakulak iltihaplanması geçirdiğin dönem.
Nasılda çaresiz oluyor insan,
Nasıl hapsoluyor imkansızlığının zindanına.
Yuva da kulağına o kahrolası ağrı saplandığında
Eminim çok canın yanmış,
gözlerinden boncuk boncuk incilerini salıvermişsindir pembelerine…

Senin ağlayışın geldi de şu an gözüme,
Hani “en çok sevdiğin şey” diye takıldığımız, kızdırdığımız seni…
Nasıl sevimli olabilir, nasıl bu kadar güzel olabilir ki bir insanın ağlayışı…
Bu kadar mı güzel olur bir insanın her hali?
Taş olsa kalbim de seni ağlatıp ağlatıp baksam yüzüne,
Sonra güldürüp güldürüp dalsam zeytin gözlerine…

Kediciğimin ağrıyan kulağını minik elleriyle arkadaşı Zeynep öpmüş,
Belki,
yo yoo “kesin”” geçer diye…
Ama, -geçmedi baba”
“Hani geçerdi diyordunuz”
Deyişin varya ağlayarak,
Geçmedi benimde bir an şu ana dek aklımdan…


Kedicik yuvasından ve çok sevdiği bir çok arkadaşından bu öğretim yılı başı itibariyle ayrıldı.
Yeni bir okul, yeni arkadaşları ve öğretmenleri oldu…
Okulunu da adeta kendisi seçti.
Enteresan değil mi?
Çocukların hislerinin yetişkinlerden daha güçlü olduğunu eminim hepimiz
Duymuşuzdur.
Annesiyle yanlış hatırlamıyorsam beş altı okula görmek ve tanışmak maksatlı beraberce gitmişlerdi.
Benim tabi ki çoook önemli ve yetiştirilmesi gereken işlerim olduğundan sadece iki tanesine eşlik edebilmiştim.
Şu anki devam ettiği okulunu hep tercihinde ilk sırada tuttu;
Daha sempatik ve albenili ortamları olan diğer okullara karşı…
Buna gerçek anlam da yorum yapamıyacağım.

Artık servisle gidiyor, ama çok erken kalkmak zorunda kalıyoruz maalesef.
Saati (pardon cep telefonumu) 06:15 e 10 dakika hatırlatmalı olarak kurup yatıyoruz.
Sabah ilk zilde uyanıp kahvaltı için ocağı yakıp kendimize gelmeye çalışırken,
Kapısının aralığından hafifçe içeri baktığımızdaki o değişmeyen manzara hep
İstikrarını korudu bu güne değin;

Üstü açılmış, yorganı yere sarkmış, kimi zaman başı yatağın ayakucunda, kimi vakit tek bacağı yataktan yere sarkmış :)…
Deli yatan kızım, eli yanağında, kirpikleri yanağında, bembeler yanağında….

Ancak ikinci zilde kucağıma alabiliyorum,
Bir miktar kokladıktan sonra zaten üçüncü zil de çalmış oluyor,
Kapıya duvara çarpacak diye içim kalkarken her defasında kucağımdan kalkıp mutfağa süklüm püklüm yürürken, şükürler olsun henüz bir darbemiz oluşmadı bir tarafımızda.

Saymadık ama, her halde 45-50 yi buluyordur benim ağzımdan çıkan “hadi Lina”, hadi aşkım, hadi kedicik dürtmesi her sabah…
Sütü bitip dişlerini fırçalamaya gittiğinde ortalama on dakikamız kalmış demek oluyor ayakkabılarımızı giymeye.
Sarı kaplı, kıvrık yapraklı iletişim defteri tabi ki salondadır ve Arzu’nun o akşam oturduğu kanape hangisiyse arık onun yakınlarında bir yerdedir :)
(Defter önemli, çünkü bizimle öğretmenleri arasındaki iletişimi sağlıyor,
Gerçi bu iletişim metodunun da ömrü nerdeyse bitmek üzere ya,
Zira kedi okumayı sökmüş durumda! valla :)

Çanta tamam, kıyafetlerini de zaten Arzu biz kahvaltıdayken ütülemiş,
dişlerini fırçaladıktan sonra da giydirmiş oluyor.
Kaban ve ayakkabılar bana ait.
Ben ayakkabılarını giydirirken hiç şaşmaz, saçlarımı mıncıklar, çeker çekiştirir.
Takdir edersiniz, kendi ayakkabılarımı bile bu kadar hızlı giyemem, emin olun :)

Aşağı indiğimizde karşı çaprazdaki yokuşa bakarız,
Lina’ya “seninkiler daha gelmemiş” derim.
Gamzesi görünür :)
Biri ufaklık, diğer ikisi ilkokul 3-4 gibi üç kız çocuğu tam donanımlı okul ekipmanları ile yavaş yavaş caddeye inmeye başladıklarında,
Baba geliyorlar demesi, yüzündeki o hınzır ifade, şımarıklığı mahmurluğuyla karışık….

Annemiz üç kat yukarıdan pencerede, sırtına aldığı hırkasıyla yerli dizi oyuncularının mahalle meraklıları modunda,
Hemen her gün bize kısık sesle dahil olduğunu da unutmadan söylesek iyi olur.

“15 Nadir” in önce motor sesi gelir apartmanın otoparkının yönünden,
Köşeyi döndüğünde biz de sokak kapısından çıkmış oluruz.
Kapı açılır, kedicik kaplumbağa Bobi gibi sırtında Dora çantasıyla servise tırmanır.
Şimdiye kadar hiçbir vakit geri dönüp el sallayacak fırsatı olamadı yerleşme telaşından,
Ama hep neşeli bindi servisine, ayrılığın ardında bu bize huzur oldu…

Arkasına birkaç saniye baktıktan sonra
Hadi bakalım, hayırlısı olsun der gibi Arzu’yla da göz göze geldik mi içeri doğru yönelmeden,
Tamamdır yine bir sabah seramonisi …


(Lina’nın blogunu takip ettiğini bildiğim Fatma Hanım ve kardeşi Yeşim Hanım’a ilgileri için teşekkür ediyorum)

3 Comments:

Blogger Barış ALKUR said...

bende takip ediyorum ama bana teşekkür yok nedense iyi valla :))

10:28 AM  
Blogger tetra said...

selam,

ada için yazmaya özenmişimdir hep... ama, ama işte... değmez bir türlü elim klavyeye... seramoninizi okuyunca, bir sabah, dedim ki, artık gerek kalmamış yazmaya. al işte, burda yazılmışı var. :) Hakikaten ne kadar benziyor bu kediler birbirine...

haaa, bir de ulusoy'un 37 numarası var ya, ben de 15 ay oturdum orda... istanbul otobanı tanır beni. eğer geçiciyse bu seyahatler, umarım geçer çabucak. Yok eğer kalıcıysa, çok ama çok kolaylıklar dilerim...

sevgiler,

Uğur

Ada'nın babası...

4:54 AM  
Blogger lina said...

:) Sevgili Ada, Saygıdeğer Uğur Bey...
Ne çok mutlu oldum bilemezsiniz; Baba-kızı burada görünce :)

Nasıl güzeller, nasıl şirinler ...Tanrım.
Onlarla sabah, onlarla akşam, onlarla her an... öyle keyifli ki.

Lina için, Ada için aslında tüm çocuklar için yazacak o kadar çok şey varki,
benim de çok üzüldüğüm zamanlar olmakta, ah yazsaydım keşke dediğim :(
Eh fırsat buldukça, vakit kaldıkça birşeyleri unutmamak adına karalıyoruz ara ara böyle Uğur Beyciğim...

Ulusoy'un 37 numarası bir dönem Bodrum'a şimdilerde ise Marmaris'e taşımakta beni aylardır.
Bu yıl bitmek üzere, eee artık son turumu yapacağım ve eylül - ekim gibi yeniden buluşmak üzere 37 numarayal vedalaşacağım :)

Güzel dilekleriniz, içtenliğiniz için teşekkür ediyorum,
Güzel Ada'nın gözlerinden öpüyorum.

Tekrar (mutlaka)Görüşmek üzere diyorum.

Sağlıcakla...

Abdullah.

1:16 PM  

Post a Comment

<< Home