Thursday, October 19, 2006

KIYAMAM


Nasıl kıyar sınız? Kıyamazsınız tabi. Sizi üç gün, Lina'nın böyle bekleyebileceğini zihninizde canlandırdığınızda hak verir miydiniz bilemem ama biz "gelmiyoruz" dedik.
Neyden mi bahsediyorum? Bir gezi organizasyonundan.
Arzu'nun çalıştığı firma, personeli için hoş bir etkinlik düşünmüş. Eşleri ile birlikte bir yurtdışı gezisi organize etmişler. Kısa süre sonra da hayata geçeceğinden katılmak isteyenlerin de kararlarını bir an önce bildirmeleri istenmiş.
Eee biz ne yapacağız, Lina çok minik, soğuk bir mevsim, değişik damak tadı, farklı bir ülke ve bol bol yorgunluk... Lina bu planda olamaz gibi.
Program keyifli, konsept; mimari mekan ve yapılar. Bizim için gerçekten de zamanlaması, ortami ile de iyi bir fırsat olacak.
Hadi ben o kadar değil de Arzu, Lina doğdu doğalı belki de ilk kez geceyi uyanmadan geçirip, deliksiz bir uyku çekebilecek :)
Biz olmadan Yaramaz Kedi ne yapar?
Eminim anneannesi ilgiye boğar, bir dakikası oyunsuz geçmez de ... yeterli mi?
Ben "Kedi" ile evde, o na çok da neşeli vakit geçirebildiğimi söyleyemem. Atışıp dururuz;
- Anne babama söyle öyle bakmasın
- Anne babama söyle öyle demesin,
- Anne babama söyle bana kedi demesin ...
Ben onun her halini sevdiğimden, hele kaşlarını çatıp bakışlarını keskinleştirerek burnunun kenarları bir kaplan yavrusunun saldırıya geçmeden önceki halini alması, minik patileriyle bana vurmaya çalışması (sanki canımı acıtacak :)... Çok sevimli.
Birlikte vakit geçirirken kızsak, bağırsak hatta ciyak ciyak ağlatsam da kediciği,
Pazartesi sabahları özellikle, kreşe gitmek için uyandığımızda yüzünün aldığı şekil, içinde bulunduğu o anın ruh halini adeta satır satır-kıvrım kıvrım haykırır.
Çok da sever öğretmenlerini, arkadaşlarını. Onlar da;
gerek servis elemanlarından yöneticilerine, gerek başka sınıf öğretmenlerine kadar hep popüler ilgiye maruz olmasına karşın yine de anne-baba :)
Düşünüyorum da ne hoş vakit geçiriyorlar yuva da, bir dolu akranı çocuk ve oyuncaklar, gül oyna tepin akşama kadar.
Akşam almaya geldiğimde görür görmez yüzünde güller açıyor, gözleri parlıyor, zıp zıp oluyor olduğu yerde.
Yine babam beni kızdıracak, sakız isteyeceğim "hayır" diyecek, "terliklerini giy Linaaaa" diye bağıracak, daha beteri bana "yaramaz kedi" diyecek!
Annem "hadi Lina bir lokma daha kızım", "Lina koşma, dur sok elini şurdan, gel buraya giy yeleğini ":)
Ama yine de her şeye rağmen o bizim yanımızda daha mutlu ve bize de bunu hissettirmekte. Kızdırsakta zorlasakta, ne tuhaf ?
Şimdi kendini akşam bizi görmeye programlamışken günlük olarak,
Bugün, yarın, bir sonraki gün ... Bekleyip bekleyip göremediğini düşünüyorum, onu mutsuz ve ağlamaklı hayal ediyorum, çok sinir bozucu.
Bu psikoloji ile nereye giderdiniz? Ne hatırlardınız gezdiğiniz yerlerden ? Döndüğünüzde aklınızda kalanlar Lina'nın uzun ve dalgın bakışları mı olurdu yoksa ?

Thursday, October 12, 2006

O PROFİL


Lina'nın o melek profili...
Daha anne karnında 3-4 aylık iken ultrason görüntülerinde görmeye, algılamaya çalışıyorduk bebeğimizi. Doktorumuz her ne kadar detaylı açıklama yapıp, ayaklarını kollarını gösterip anlayacağımız uygun bir açıyı yakalamaya çalışsa da içimden "hocam boşuna uğraşma, yorma kendini" demek geçerdi :)
Zira gördüğüm parçaları, bütün olarak bir insancığa ait olduğunu bir türlü biraraya getiremezdi zihnim.
Ben bu frekansta seyrederken monitörü, doktor da "böbreklerinde taş yok, bilmem ne kemiğinin uzunluğu normal, kalp kapakçıkları sorunsuz vs..." konuşuyordu. Ben uzuvlarda sınav verirken kürsü, sistem ve organları bitirmiş dokulara geçiş yapıyordu anladığınız üzere :)
Sonuçta detaylı ultrason denilen bir safha var bu süreçte, bilir her anne ve baba. Tam hatırlamıyorum galiba hamilelik süresinin ortalarına denk gelen bir zaman aralığı.
Bu seansta doktorumuzun cihazındaki görüntülerden daha ayrıntılı ve daha net-anlaşılır görüntülerle karşılaşacağımızı biliyorduk.
Haliyle cinsiyeti de bu safha da öğrenmemizin daha kesin ve doğru olacağını söylediğinden doktorumuz, daha bir heyecanla gittik bu işlemi yapacak uzmana. Tabi stres de vardı, her şeyin yolunda olması için dua da ediyorduk.
Doktorun monitörü tam da benim anlayabileceğim görüntülerle açıldı, yaşasın dedim içimden. Doktor kritik noktalara öncelikle bakıp herşeyin normal göründüğünü, cinsiyetinin de kız olduğunu söylediğinde ilk heyecan ve temkinli halimizi üzerimizden atıp daha da bir rahatlamıştık ikimizde.
Lina yı görmüştük ilk kez bu kadar gerçekçi, hakikaten ilginç bir andı. Tabi olaya çok dışardan, hatta uzaydan baktığımızda gayet ürkütücü bir durum bu; içinde oynayan ve her geçen gün büyüyen bir canlı! Şimdi de onu seyrediyoruz canlı canlı, hatta bir ara elini başına doğru uzatıp çekmişti bile :)
Ve doktor öyle bir açı yakaladı ki... Monitördeki görüntü eşsizdi.
- Bu sanki bir astronotun karanlık ve belirsiz bir uzay yolculuğunun sonunda emniyet kemerinden kurtulup, başını mekiğin en yakındaki penceresinden dışarı baktığında ki o yerkürenin büyüleyici, dingin görüntüsüne bakarcasına büyülenmiş hali gibiydi benim de halim.
Lina'nın o kafa profili ve omurgasını da kapsayan görüntüsü monitörün ortasındaydı, ve bu çok etkileyiciydi. Doktor da etkilenmiş olacak ki profilinin çok güzel olduğunu tastik etti.
-Burnundan başlayan kıvrım, başını alnıyla sınırlayarak arakaya doğru nefis bir kavis çizerek ensesine uzanıyor ve oradan da yine eşsiz kıvrımlarla omurlarını takip edip boğum boğum aşağı doğru inip monitörün kadrajında kesiliyordu.
Sanatla ilgilenen, tasarımla uğraşan biri olarak baktığımda; estetiğin tavana vurduğu bir form bir tasarımdı karşımdaki benim gözümde. Çok heyecan vericiydi ve asla unutamayacağım bir andı.
...
Lina doğduğunda ve herşeyin olağan olduğu sürece girdiğimizde Arzu'nun da burnuna dikkat etmiş olduğundan adım gibi emindim Lina'nın.
Beklentimiz, harikulade burun ve baş profile sahip bir bebekti haliyle vaktinde gördüğümüzden mütevellit.
Lina'nın basık ve geniş burnu bizi çok şaşırtmıştı. Hatta herhengi bir yenidoğan bebeğin burnundan bile farklıydı ve dayısı bile çok daha sonra burnunun bu halde olmasının bir nedeninin olup olmadığını sorduğunu hatırlıyorum :)
Normal doğumlarda olağan bir durum olduğundan bahsedilmişti, hatırlıyorum da
bu durum her halde bir buçuk yaşına kadar sürmezdi değil mi? :))
Bu sersemlik hiç uzun sürmedi, hiç de önemsemedik ama kafamızda bir soru işareti olarak da kalmış olsa gerek ki, iki yaşına geldiğinde yine bir yemek yedirme seramonimizde birden "o profili" gördük Lina'nın başında. İkimizde bir birimize söylemediğimiz o ilk zamandaki şaşkın duygularımızı ve içimizden düşündüklerimizi aktarık karşılıklı :)
Lina üç yaşında ve profili çok hoş, çok seviyoru(z)m. Büyüdüğünde nasıl olur bilemem ayrıca hiçde umurumda değil, yeterki sağlığı yerinde aklı da başında olsun diyoru(z)m.

Monday, October 09, 2006

TATLI İNTİKAM



Kedicikten tatlı bir intikam almış olduk sanıyorum :)

Bu kutladığımız üçüncü partisi, Lina'nın yüzünden de anlaşılacağı gibi mum üflemekten başı dönmüş durumda. Ama haketti, kendi istedi :) Daha bitmedi ama, muhtemelen noktayı bu akşam koyacağız. Kaç aydır "doğum günüm ne zaman, doğum günüm gelmedi mi, bu gün benim doğum günüm değil mi, benim de doğum günüm olacak d'mi anne ....."

Al sana doğum günü :)

Sanıyorum uzunca bir süre doğum günü veya yaşpasta dendiğinde "kusacak" gibi olacak :)

Bu fırsattan istifade yaşgünü için gelen, telefonla arayan, mesaj gönderen ve hediyesini ileten tüm dostlarımıza teşekkür ediyoruz :)

Saturday, October 07, 2006

BUGÜN BENİM DOĞUMGÜNÜM



Bugün Lina'nın 3. yaş günü. (Çok mutlu görünüyorsun aşkım)

Daha dün gibi, uykusuz bir gecenin erken sabah saatleriydi, tam da "yaramaz kediye"yakışırcasına :)

Cihangir Bey'in gece 03:00 sularında "doğum başlamış, hadi hastaneye" demesiyle telefonumuza (adamı uykusundan uyandırdığımız ve uyku sersemiyle belkide yanılıyordur diyordum içimden), yolunu tutttuk hastanenin.

Bir ara Arzu'nun bağlı olduğu cihazdan, Lina'nın kalp atışlarının ortalamasının 45 lerde seyrettiği anı hatırlıyorum, normalde 70 civarında olması gerekirken! Yine de doktorumuz bizi rahatlatıcı ama uyumaklı :) tavırlarla herşeyin kontrolü altında olduğunu hissettiriyordu.

Çünkü biz Lina'nı her şeyde olduğu gibi, dünya ya da gelme zamanını kendisinin seçmesini istiyor, normal doğum bekliyorduk. Son bir denemeye de cevap vermez ise, artık onu biz alırız merak etmeyin demesi, açıkcası bizi endişelendirmişti.

Yaramaz kedi'nin kalp atışları yine normale yaklaşıp, hayata gözlerini açmadan önceki son aksiyonu nu da bize yaşattıktan sonra, "hadi sen de şunları giyersen iyi olur" diyerek uzattığı o turkuaz renkli önlük ve boneyi takıp ameliyathaneye elimde camera ile girdiğimi hatırlıyorum.

Rahat bir doğum olmuştu, 07:00 gibi girdiğimiz doğumhane de 07:20 sularında ağlayan bir bebek sesiyle gülücükler bir birine karışmıştı. 3,125 kg lık bir insancık, temiz akça pakça ve saçsız :) Hiç unutamayacağım bir an ise, Doktor Cihangir Çakıcı'nın "Al şu makası da küfrederlerse kızının ebesine, benim bir alakam olmasın seni ilgilendirsin" diye esprili ve gülümser bir tavırla Lina'nın göbek kordonunu kesmemi istemesiydi. Ben de onu bu itham olasılığından kurtardım tabi :)

Hemşirelerin yenidoğan servisindeki Lina'yı bezleyip ilk kıyafetlerini giydirmelerini, o nun yüzüstü beyaz bezi ve çorapları ile o şeffaf tekerlekli ünitede yatışını nedendir bilmem ama bu sahne hep zihnimde ve keyifle hatırlamaktayım. Annesiyle ilk buluşması, bizi odada bekleyip yalnız bırakmayan Havva Abla, kutlama mesajları, gelenler-gidenler... Her şey çok keyifli ve güzeldi. Bu duyguları yaşattığın için bir kez daha teşekkürler yaramaz kedicik.

Zaman ne kadar da çabuk geçmiş.

Yaşlandığımızı Lina'nın artık olmayan kıyafetlerinden, ayakkabılarından anlıyoruz. İşten geldiğimde yemek masasının üzerine koyduğum cüzdanımı bir defasında Lina'nın elinde gördüğümde, "nasıl yani artık oraya kadar uzanabiliyor musun sen kız" deyişimi, Televizyonun önüne geçtiğinde artık görüşümü engellediğini de biraz gurur biraz da yaşlanıyor olmanın tuhaf burukluğuyla karşılıyorum.

Monday, October 02, 2006

YARAMAZKEDI


"miyav miyav, seni yaramaz kedi"

:) Lina'nın ilk şarkısı, aynı zamanda benim de en çok sevdiğim.
Şu sıralar epeyce öğrendi, hatta reklam repliklerinden Turkcell en favorisi; "Türkcelle bağlan hayata" :)

Soğuk sulardan dalıp çıkarsın,
Benim yeşil turnamı yakalayamazsın,
Na nay, na nayda fiş ko
Fişko mani sala mani
Ovak to moka mani
Bi dat, bi dat, bi dat da dat dat fışş,
Yakında gelecek kış
Hani bize alkış, şak şak şak !

:) Bu da bana ve annesine yaklaşık yüz tekrardan sonra ezberlettiği ilk uzun metrajlısı diyebiliriz.

"topuk burnu, topuk burnu, sıçra sıçra dur"

Ne vardı birde, hımm; ceviz adam ceviz adam vs....

"Yaramaz kedi" diyorum seslenirken, bazan hoşlanmıyor ama tabiki "hoşlanmadığını da hoşlandığımdan" daha da bir abarttığım oluyor. Şikayet ediyor annesine, hele bir defasında;
- Anne, babam bana "sokak kedisi" diyoo, söyle demesin.
Demişti de çok gülmüştük. Yaramaz kedi yerine sokak kedisi :) şaşkalozum benim.

Şu sıralar hatta şu sıralar demiyeyim bir kaç aydan beri doğum günü sendromu yaşatmakta bize. Yuvadaki arkadaşlarının yaşgünlerini kutadıkça bizim kedi, içlenip içlenip kendisinin doğumgününün ne zaman geleceğini hararetle takip etmekte.
Az kaldı 7 Ekime, ilk organizasyon tamamlanmak üzere. İlk sıralar arabalı, sonra trenli nihayet şu sıralar Barbi li pasta isteklerini dinlemekdeyiz.

Haftasonu mum, balon ve bilimum süsleme malzemeleri aldık, winni the pooh karakterli. Pek mutlu oldu bizimki, pastayı sorup duruyor şimdilerde :)

Bir komik daha; bizimkinde yine enerji patlaması baş gösterip, boşaltamadığı vakitlerin birinde şımarıklıklarının arasında "üç yaş" diye bir slogan attı. Yaw çok komik, Lina geçtiğimiz ay Gülay öğretmeninden ayrıldı yuvada, niye mi? Büyüdü :) Bir üst sınıf grubu oldular, kıdem bastılar yani. Onların da tepeden bakıp "daha küçüksün sen" diyebilecekleri birileri var artık :) yaşasın.